Kesret, ilk bakışta “çokluk” demektir. Fakat bu kelime sadece sayısal çoğalma anlamında anlaşılırsa, konu eksik kalır. Kesret; sûretlerin, isimlerin, fiillerin, mertebelerin, ilişkilerin, oluşların ve tecellîlerin farklı farklı görünmesidir. Yani kesret, hakikatin parçalanması değil; tek hakikatin idrak alanında çokluk sûretleriyle görünmesidir.
Burada ilk kapı şudur:
**Kesret, hakikatin çoğalması değildir.
Kesret, tecellînin çokluk halinde görünmesidir.**
Hakikat bölünmez. Zât parçalanmaz. Mutlak olan, görünüşlerle artmaz ve eksilmez. Fakat tecellî âleminde isimler, sıfatlar, fiiller, sûretler, mânâlar, hâller, olaylar ve varlık mertebeleri çokluk halinde belirir. İnsan bu çokluğu görünce “çok varlık var” sanır. Oysa irfanî bakış der ki: Çok görünenler, kendinden müstakil hakikatler değildir; tecellî düzeninde görünen aynalardır.
Bir ışık düşün. Bin farklı camdan geçer. Kırmızı görünür, mavi görünür, yeşil görünür, kırılır, yansır, dağılır, şekillenir. Cama bakan kişi çok renk görür. Ama ışık kendi kaynağında parçalanmış değildir. Renklerin çokluğu, ışığın çoğalması değil; ışığın farklı kabiliyetlerde görünmesidir.
Kesret de böyledir.
Çokluk vardır; ama bu çokluk mutlak değildir.
Sûretler vardır; ama sûretler kendi başına kaynak değildir.
Fiiller vardır; ama fiiller bağımsız kudret merkezleri değildir.
Âlemler vardır; ama âlemler Hak’tan kopuk bölgeler değildir.
Kesret Nasıl Oluşur?
Kesret, Ahadiyet’in parçalanmasıyla oluşmaz. Bu çok önemli. Çünkü Ahadiyet, ikiliğin bile doğmadığı mutlak birliktir. Orada karşı yoktur, ikinci yoktur, yön yoktur, mertebe yoktur, zaman yoktur, mekân yoktur, sûret yoktur, isimlerin ayrışması bile söz konusu değildir.
Kesret, Ahadiyet’in kendisinde bir çoğalma değildir. Kesret, tecellî mertebelerinde görünür.
Daha açık söyleyelim:
Ahadiyet’te ayrılık yoktur.
Vahidiyet’te isimlerin birliği anlam kazanır.
Esmâ mertebesinde isimler farklı mânâ kapıları olarak belirir.
Sıfatlar düzeyinde ilim, irade, kudret, hayat gibi anlamlar açılır.
Ef‘âl mertebesinde fiiller görünür.
Mülk ve melekût düzeyinde bu fiiller, sûretler ve mânâ düzenleri halinde okunur.
İşte kesret burada belirir.
Yani kesret, tek hakikatin kendi içinde parçalanması değil; tecellînin isim, sıfat, fiil ve sûret düzeylerinde farklılaşmasıdır.
İsimler farklı görünür: Rahmân, Hakîm, Kadîr, Latîf, Kahhâr, Rezzâk, Hafîz…
Sıfatlar farklı görünür: ilim, irade, kudret, kelâm, hayat…
Fiiller farklı görünür: yaratma, yaşatma, öldürme, rızıklandırma, yönlendirme, açma, kapama…
Sûretler farklı görünür: taş, ağaç, yıldız, beden, olay, zaman, mekân…
Mânâlar farklı görünür: rahmet, hikmet, celâl, cemâl, terbiye, perde, açılım…
Bütün bu farklılıklar kesrettir.
Ama tekrar edelim: Kesret, Hakikatin bölünmüş olması değildir. Kesret, idrak alanında tecellîlerin çokluk olarak görünmesidir.
Kesret Sadece Mülk Âlemi Değildir
Birçok kişi kesret deyince yalnızca maddi âlemi, yani görünen dünyayı anlar. Taş, toprak, beden, para, insan, olay, madde, zaman, mekân… Bunları kesret sayar. Melekûtu ise sanki kesretin dışında, doğrudan vahdet alanı gibi düşünür. Bu eksik bir okumadır.
Melekût bile kesret alanındadır.
Çünkü melekût da bir mertebedir. Melekût, görünenin iç mânâsı, görünmeyen nizamı, sûretin ardındaki hikmet düzenidir. Fakat yine de orada düzen vardır, mertebe vardır, mânâ ayrımları vardır, semboller vardır, tecellî farkları vardır, melekî işleyişler vardır, gaybî ilişkiler vardır. Bu yüzden melekût, mülkten daha latif olabilir; ama kesretin tamamen dışında değildir.
Mülk kesretin yoğun yüzüdür.
Melekût kesretin latif yüzüdür.
Mülkte sûretler görünür.
Melekûtta mânâ düzenleri görünür.
Mülkte olay dıştan okunur.
Melekûtta olayın iç hikmeti sezilir.
Ama ikisi de tecellî sahasıdır. Tecellî sahası olduğu için ikisi de bir mertebe içerir. Mertebe varsa nispet vardır. Nispet varsa ayrım vardır. Ayrım varsa kesret vardır.
Bu yüzden melekûtu mutlak birlik zannetmek yanlıştır. Melekût, vahdete daha yakın bir okuma kapısı olabilir; ama Ahadiyet değildir. Melekût, Hakikatin kendisi değil, hakikatin görünmeyen düzen olarak okunabilen mertebesidir.
Daha sert söyleyelim:
Melekût da perdedir, eğer orada kalırsan.
Melekût da kapıdır, eğer onun işaret ettiği hakikate geçersen.
Çünkü insan bazen maddeden kurtulur ama mânâya takılır. Mülkü aşar ama melekûtu putlaştırır. Görünen nesnelerden uzaklaşır, görünmeyen sembollere bağlanır. Maddeyi perde sayar ama rüyayı, enerjiyi, gaybî işareti, vizyonu, meleki düzeni mutlaklaştırır. Bu da daha ince bir kesret perdesidir.
Kaba kesret, maddeye takılmaktır.
İnce kesret, mânâya takılmaktır.
Hakikat ise ne maddeye ne mânâya saplanır; ikisini de işaret olarak okur.
Kesret Çokluk mudur, Tecellî midir?
Kesret, görünen yüzüyle çokluktur; hakikat yönüyle tecellîdir.
Bu ayrımı kaçırmamak gerekir.
Dışarıdan bakarsan kesret çokluktur.
İçeriden okursan kesret tecellî düzenidir.
Aklın yüzeyinde kesret, ayrı ayrı varlıklar gibi görünür.
Basiretin derinliğinde kesret, isimlerin ve fiillerin görünüş alanıdır.
Mesela bir hastalık var. Yüzeysel bakış der ki: “Bu hastalık.” Kesret içinde bir olaydır. Fakat daha derin okumada orada bedenin dili, kaderin tertibi, nefsin terbiyesi, arınma, durdurulma, yön değiştirme, sabır, teslimiyet, rahmet veya celâl tecellîleri okunabilir. O zaman olay sadece çokluğun bir parçası olmaktan çıkar; tecellî kitabında bir sayfaya dönüşür.
Bir insanla karşılaşırsın. Yüzeyde o kişi ayrı bir varlıktır. Bu kesrettir. Fakat derin okumada o kişi bir isim aynasıdır. Sende bir hâli uyandırır. Sana bir perdeni gösterir. Bir rahmet, bir celâl, bir imtihan, bir hikmet, bir sevgi, bir sınır, bir yüzleşme getirir. O zaman kişi sadece “başkası” değildir; tecellî düzeninde okunan bir aynadır.
Bu yüzden kesret inkâr edilmez. Ama kesret bağımsızlaştırılmaz.
Kesreti inkâr eden, tecellî kitabını kapatır.
Kesreti mutlaklaştıran, hakikati parçalar.
Kesreti doğru okuyan, çoklukta tecellîyi görür.
Ef‘âl Nedir?
Ef‘âl, fiiller demektir. Yaratma, yaşatma, öldürme, rızıklandırma, açma, kapama, yükseltme, indirme, verme, alma, daraltma, genişletme, gizleme, açığa çıkarma, yönlendirme gibi fiiller bu mertebede okunur.
Ef‘âl âlemi, ilahi isim ve sıfatların fiil olarak görünür hâle geldiği düzeydir.
Mesela:
Rezzâk ismi rızıklandırma fiilinde görünür.
Muhyî ismi diriltme ve hayat verme fiilinde görünür.
Mümît ismi öldürme ve çözme fiilinde görünür.
Fettâh ismi açma fiilinde görünür.
Kâbıd ismi daraltma fiilinde görünür.
Bâsıt ismi genişletme fiilinde görünür.
Hâdî ismi yol gösterme fiilinde görünür.
Kahhâr ismi kırma, baskın gelme, nefsin putlarını parçalama fiilinde görünür.
Latîf ismi ince yollarla ulaştırma fiilinde görünür.
Ef‘âl, kesretin hareketli yüzüdür. Çünkü fiil dediğin şey, zaman içinde olur gibi görünür. Bir şey açılır, kapanır, verilir, alınır, doğar, ölür, büyür, çözülür. Bu yüzden ef‘âl mertebesi kesret içinde okunur.
Ama ef‘âl ile kesret aynı şey değildir.
Ef‘âl ve Kesret Arasındaki Fark
Kesret, çokluğun genel görünüş alanıdır.
Ef‘âl ise bu çokluk içindeki fiillerin görünüşüdür.
Kesret, “çok görünenler” alanıdır.
Ef‘âl, “olan şeyler” alanıdır.
Kesret sûretlerin çoğalmasıdır.
Ef‘âl fiillerin cereyan etmesidir.
Kesrette varlıklar ayrı gibi görünür.
Ef‘âlde olaylar, hareketler, oluşlar ve değişimler görünür.
Örnekle açalım:
Bir ağaç kesret içindedir; çünkü bir sûret olarak görünür.
Ağacın büyümesi ef‘âldir; çünkü bir fiil cereyan eder.
Ağacın meyve vermesi ef‘âldir.
Ağacın kuruması ef‘âldir.
Ağacın gölge olması ef‘âldir.
Ama ağacın kendisi, sûret olarak kesretin bir görünüşüdür.
Bir beden kesrettir.
Bedenin doğması, yaşaması, hastalanması, iyileşmesi, yaşlanması ef‘âldir.
Bir olay kesrettedir.
O olayın açması, kapaması, sınaması, öğretmesi, alması, vermesi ef‘âldir.
Kesret sahnedir.
Ef‘âl o sahnede cereyan eden fiillerdir.
Ama sahne de fiil de Hak’tan bağımsız değildir. Sahneyi bağımsız görürsen kesret perdesine düşersin. Fiili bağımsız fail zannedersen ef‘âl perdesine düşersin.
Ef‘âl Perdesi Nedir?
Ef‘âl perdesi, fiilleri sebeplere veya kişilere mutlak olarak bağlamaktır.
Mesela biri sana iyilik yapar. Sen sadece “o yaptı” dersen, ef‘âl perdesinde kalırsın. Çünkü kişi sûrette sebeptir; ama fiilin arkasında daha derin bir tecellî vardır. Rezzâk rızkı o elden göndermiş olabilir. Latîf seni ince bir yoldan ulaştırmış olabilir. Rahmân sana rahmetini bir kişi üzerinden göstermiş olabilir.
Biri sana zorluk çıkarır. Sen sadece “o bana yaptı” dersen yine ef‘âl perdesindesin. Çünkü o kişi sûrette sebeptir; ama olayın melekûtunda senin nefsini gösteren, sabrını sınayan, yönünü değiştiren, perdeni açan başka bir fiil olabilir.
Bu, insanları sorumsuz görmek değildir. Mülk düzeyinde herkes fiilinden sorumludur. Ama irfanî okuma, fiilin sadece dış sebepte kalmamasını ister.
Ef‘âl perdesinde kalan kişi, olayları fail zanneder.
Ef‘âli doğru okuyan kişi, fiillerin arkasındaki isim tecellîlerini görür.
Bu yüzden “fail-i hakiki” meselesi önemlidir. Görünürde fiiller kullardan, sebeplerden, olaylardan çıkar gibi görünür. Fakat derin okumada fiilin gerçek kaynağı ilahi kudret ve iradedir. Kul sebeptir, mazhar olur, fiilin göründüğü yer olur. Ama mutlak fail değildir.
Burada denge çok önemlidir. Bu bilgiyi yanlış anlayan kişi sorumluluğu inkâr eder. “Ben yapmadım, Allah yaptırdı” deyip ahlakı bozar. Bu büyük hatadır. Mülk düzeyinde sorumluluk vardır. Şeriat düzeyinde fiil kişiye nispet edilir. Hakikat düzeyinde ise fiilin mutlak kaynağı Hakk’a döner. Bu iki düzeyi karıştıran kişi ya cebre düşer ya da şirkî sahiplenmeye.
Doğru edep şudur:
Sorumluluğu üstlen.
Ama kudreti kendinden bilme.
Fiil senden görünür.
Ama mutlak fail sen değilsin.
İşte ef‘âl ilmi budur.
Kesretin En İnce Tuzağı: Melekûtta Kalmak
Mülkte kalan kişi maddeye takılır. Bu kaba kesrettir.
Melekûtta kalan kişi mânâya, sembole, rüyaya, enerjiye, gaybî düzene takılır. Bu ince kesrettir.
Melekût, mülkten daha derin bir okuma kapısıdır. Fakat melekût da “son hakikat” değildir. Çünkü orada hâlâ mertebe vardır, işaret vardır, sembol vardır, düzen vardır, tecellî ayrımları vardır. Melekût âlemini gören kişi eğer orada kalırsa, görünmeyeni putlaştırır.
Bir kişi rüyalar görür, semboller açılır, enerji alanları hisseder, melekî düzenler sezer, olayların iç bağlantılarını görür. Bunlar olabilir. Fakat kişi “ben gördüm” diyorsa, hâlâ kesrettedir. “Bana açıldı” diye kimlik kuruyorsa, hâlâ kesrettedir. Melekût bilgisini üstünlük yapıyorsa, kesretin daha parlak perdesine düşmüştür.
Çünkü melekût da bir görünüş alanıdır.
Mülkte nesneler görünür.
Melekûtta mânâlar görünür.
Ama görünen mânâ bile, görünür olduğu anda bir işarettir. İşaret edilenin kendisi değildir. Bu yüzden melekûtu aşmak, onu inkâr etmek değil; onu kapı olarak kullanmaktır.
Melekût, kesretin latifleşmiş hâlidir.
Vahdet değildir.
Ahadiyet hiç değildir.
Bu cümle önemli:
Melekût, kesretten kurtuluş değil; kesretin iç mânâsını okumaya geçiştir.
Kurtuluş, melekûtu görmekte değil; melekûtu da kendinden menkul sanmamaktadır.
Kesret Neden Gereklidir?
Kesret kötü değildir. Kesret olmadan tecellî okunmaz. İsimler görünmez. Rahmet nasıl görünür? Bir muhtaç ve bir yardım sahnesiyle. Rezzâk nasıl görünür? Rızka muhtaç bir varlık ve rızıklandırma düzeniyle. Hafîz nasıl görünür? Korunmaya muhtaç bir alanla. Fettâh nasıl görünür? Kapalı olanın açılmasıyla. Gaffâr nasıl görünür? Örtülecek, bağışlanacak bir hâlin varlığıyla.
Yani kesret, isimlerin sahnesidir.
Kesret olmazsa isimlerin ayrımlı tecellîsi görünmez. Rahmet, kudret, hikmet, ilim, cemâl, celâl, lütuf, kahır, açma, kapama, verme, alma gibi mânâlar sahne bulmaz. Bu yüzden kesret hor görülmez. Kesret, tecellî kitabıdır.
Ama kesret bağımsızlaştırılırsa perde olur.
Kesret doğru okunursa ayettir.
Yanlış okunursa puttur.
Bir çiçek kesrettedir. Onu sadece nesne sanırsan perde olur. Onu cemâl, hayat, ölçü ve rahmet tecellîsi olarak okursan ayet olur.
Bir olay kesrettedir. Onu sadece rastlantı sanırsan perde olur. Onu kaderin dili, nefsin aynası, hikmetin sahnesi olarak okursan kapı olur.
Bir insan kesrettedir. Onu sadece kişi sanırsan perde olur. Onda isimlerin, hâllerin, sınavların, aynaların ve tecellîlerin işleyişini okursan kapı olur.
Kesret, Vahdet ve Ahadiyet Ayrımı
Kesret, çokluk sahasıdır.
Vahdet, çokluk içinde birliği idrak etmektir.
Ahadiyet ise çokluğun hiç doğmadığı mutlaklık işaretidir.
Bu üçü karıştırılmamalıdır.
Kesrette varlıklar ayrı görünür.
Vahdette bu ayrılığın bağımsız olmadığı anlaşılır.
Ahadiyette ise ayrılık ihtimalinin bile Zât’a nispetle yeri yoktur.
Vahdet, kesreti yok etmez. Kesreti doğru okur.
Ahadiyet, kesretle karşılaştırılacak bir birlik değildir. Çünkü Ahadiyet’te karşılaştırma yoktur.
Bir kişi “her şey bir” dediğinde çoğu zaman vahdetten konuşur. Çünkü “her şey” dediğinde çokluğu varsayar ve onu birliğe bağlar. Ahadiyet ise bundan daha derindir. Ahadiyet’te “her şey” dili bile geçersizdir. Çünkü şeylik henüz konuşulmaz.
Bu yüzden kesretin sonu vahdet idrakine açılabilir.
Ama vahdet bile Ahadiyet değildir.
Kesret Nasıl Okunmalı?
Kesret üç şekilde okunabilir.
Birinci okuma: Nefs okuması.
Burada her şey bana göre vardır. Bu bana faydalı mı, zararlı mı? Beni seviyor mu, sevmiyor mu? Bana ne verdi, benden ne aldı? Bu en dar okumadır.
İkinci okuma: Akıl okuması.
Burada sebep-sonuç, düzen, ilişki, ölçü, işlev görülür. Bu değerlidir. Ama sadece akılda kalırsa, mânâyı kaçırabilir.
Üçüncü okuma: Basiret okuması.
Burada kesret tecellî kitabına dönüşür. Olayların arkasındaki isimler, hâller, terbiyeler, hikmetler okunmaya başlar.
Dördüncü ve daha derin okuma: Vahdet okuması.
Burada çokluğun bağımsız olmadığı, her şeyin tek hakikat düzeninde ayakta durduğu sezilir. Fakat bu sezgi edep ister. Çünkü insan “her şey bir” deyip sorumluluktan kaçarsa, vahdeti nefsine oyuncak yapar.
Doğru kesret okuması şudur:
Sûreti inkâr etme.
Sûrette kalma.
Mânâyı ara.
Mânâyı sahiplenme.
Fiili gör.
Faili mutlaklaştırma.
Sebebi kullan.
Sebebi kaynak sanma.
Melekûtu oku.
Melekûtta kalma.
Kesreti gör.
Kesreti bağımsızlaştırma.
Sonuç: Kesret Tecellînin Çokluk Sahnesidir
Kesret, sadece çokluk değildir. Kesret, tecellînin çokluk halinde görünmesidir. Çokluk gerçek dışı bir hayal gibi basitçe reddedilmez; fakat mutlak hakikat de sayılmaz. Kesret vardır, çünkü tecellî görünür. Kesret vardır, çünkü isimler farklı farklı okunur. Kesret vardır, çünkü fiiller, sûretler, mânâlar ve mertebeler belirir.
Ama kesretin varlığı, hakikatin bölündüğü anlamına gelmez.
Mülk kesrettedir.
Melekût da kesrettedir.
Ef‘âl kesret içinde cereyan eder.
Esmâ kesrette farklı mânâ kapıları olarak görünür.
Sıfatlar kesrette iz bırakır.
Vahdet kesreti doğru okur.
Ahadiyet ise kesretin hiç doğmadığı mutlaklık işaretidir.
Ef‘âl ile kesret ayrımı da şöyledir:
Kesret, çokluk sahnesidir.
Ef‘âl, o sahnede görünen fiillerdir.
Kesret sûretlerin ve mertebelerin çoğalmasıdır.
Ef‘âl açma, kapama, verme, alma, yaratma, yaşatma, öldürme, yönlendirme gibi fiillerin görünmesidir.
Kesret yanlış okunursa parçalanma sanılır.
Ef‘âl yanlış okunursa sebepler mutlak fail sanılır.
Doğru okuma ise insanı edebe getirir:
Çokluğu inkâr etme; tecellîyi oku.
Fiili inkâr etme; faili mutlaklaştırma.
Melekûtu yüceltip orada kalma; onun da kesretin latif yüzü olduğunu bil.
Ahadiyet’i konuşurken kesreti küçümseme; kesreti konuşurken Ahadiyet’i unutma.
Son cümle şudur:
**Kesret, Hakikatin parçalanması değildir.
Kesret, tecellînin çokluk halinde görünmesidir.
Melekût bile kesretin latif mertebesidir.
Ef‘âl ise kesret sahnesinde fiillerin akışıdır.
Vahdet, bütün bu çokluğu doğru okumaktır.
Ahadiyet ise bütün okumaların ötesinde, ikiliğin hiç doğmadığı mutlak sırdır.**